Çocuğum Hala Püre Yiyor

Çocuğunuz çiğnemeyi bilmiyor, yutma bozuklukları yaşıyor diye yemeklerini sürekli blender ile püre haline mi getiriyorsunuz?

Bebekler doğduklarında anne sütü ile beslenirken her doktorun yaklaşımına göre değişmekle birlikte aşamalı olarak püre gıdalara geçerler. Anne olanlar hatırlayacaktır, o ilk birkaç kaşık püreyi bebeğimiz ilk deneyiminde hiç de öyle çok kolay almamıştır. O ana kadar memeye yada biberona alışık olan bebeğimiz püre kıvamındaki yiyecekle ne yapacağını bilememekle birlikte dili, boğazı, yutağı da ne yapacağını bilememektedir. Hatta refleks olarak birkaç kere öğürerek dışarı atmaya bile çalışmıştır. Ama birkaç denemeden sonra bebeğimiz öğürmeyi bırakmıştır ama dili hala emme hareketini yapmaya devam etmektedir. Çünkü doğduğundan beri bildiği tek hareket budur. Zaman içinde bir bakarsınız ki dil de püreyi ağzında nasıl döndüreceğini öğrenir. Tam bu öğrenme süreci bittiğinde taneli yiyecekleri tanıtma süreci başlar. Bir önceki süreçten daha kolay olmasına karşın yine de aynı öğürme, dili kontrol edemeyip yutma yerine yiyeceği ağızdan düşürme süreci yaşanır. Bu süreçten sonra çocuğumuzun bir bisküviyi ısırarak koparmasını isteriz. Sonra köfte, et gibi çiğnenerek yiyebileceği gıdalara geçeriz. Ve genellikle de 18-24 arasında bu süreçlerin hepsinin tamamlanmış olması gerekir. Her çocuk çeşitli sebeplerden dolayı (tactile hassasiyeti, yutma problemi, davranış problemi vs) bu aşamalardan kolay geçemez. Hatta bazen belli bir aşamada takılır kalır ve o aşamada kaldığı zaman uzadıkça ağzın, dilin, yutağın hassasiyeti arttığından her denemeye karşı daha dirençli olur. Haklı olarak biz anneler de üzerine varmaya çekiniriz. Çünkü kuş kadar yediği şeyi de kusacağı için korkarız yada öğürürken boğulacakmış gibi olmasına dayanamayız. Hatta biraz endişemizi dışarı rahatlıkla vuran bir anne isek çocuğumuz bizi görüp daha korkup ağlamaya başlar. O ağlamaya başlayınca zaten biz ömür boyu püre yemesine razı olmuşuzdur bile. Peki çocuğumuz ömür boyu püre yese ne olur? Benim aklıma gelen birkaç dezavantajı şöyle sıralayabilirim:

  1. Sadece püre yediğinden karşısına çıkacak diğer yiyecekleri tatma imkanı olmayacağı için aslında hayattaki seçenekleri bir şekilde limitlenmiş olacak,
  2. Sadece püre yediği için diğer yaşıtlarıyla sosyal bir ortamda bulunma imkanları limitlenecek,
  3. Biz onu diğer yaşıtlarıyla kaynaştırmaya çalışırken kendi püre yemeğini yanında götürdüğü için yemekli ortamlarda kendi yaşıtlarından farklı durmasına sebebiyet verecek,
  4. Bir gün kendi isteğiyle, yeni yiyecekler denemek istese bile artık vücudu bunu kaldıramayacak kadar hassas ve yetersiz olacak…

Tüm bu sebeplerle ben derim ki “Çok geç olmadan planlı ve programlı olmak kaydı ile çocuğumuzu püreden bir sonraki aşama olan çiğnenerek yiyecek gıdalara geçirmek için el birliği ile çalışalım, ‘İleride düzelir’ demeyelim.”
Bize gelen yeme problemli çocuklar için ilk istediğimiz bir yutma testinin (swallowing test) yapılması. Çünkü çocuğa zarar vermemek için, yeme terapisine (feeding therapy) başlamadan önce çocuğun fiziksel olarak yutma probleminin olmadığına emin olmamız gerekiyor.
Diyelim ki çocuğun herhangi bir yutma problemi yok. İkinci aşama çocuğumuzun çene kaslarının yeterince güçlü olup olmadığına emin olmak. Çünkü çiğneme hareketi biz farkında olmasak da oldukça güç gerektiren bir eylem. Devamlı püre yiyen bir çocuk bu kaslarını kullanmadığı için zaten başlangıçta da zayıf olma ihtimali olan kaslarının daha da güçsüzleşmesi kaçınılmaz.Çene kaslarını kuvvetlendirici alıştırmalar yaparken, dilin de belli bir kıvraklığa gelmesi için çalışmayı unutmamalıyız. Çünkü sadece püre yiyen dil de tembelleşmiştir. Puding yerken hangimiz puding lokmasını ağzımızda oradan oraya gezdiriyoruz. Oysa katı bir lokmayı devamlı dilimizle dişlerimizin arasına getirip öğütmeye çalışıyoruz. Tüm bu ön şartlar yeterli düzeye geldiğinde değişik doku, kıvamda ve boyuttaki gerçek yiyeceklerle terapiye devam ediyoruz. Tabii ki tüm bu çalışmaları küçük basamaklara bölerek, bol bol motivasyonu arttırıcı pekiştirecler kullanarak yapıyoruz.

 

Kaynak: ÖÇED E-Dergi

Yeni Bir Otizm Terapisi Öncesi Ailelerin Yanıt Bulması Gereken Sorular

Beklentiniz ne olursa olsun çocuğunuz için doğru terapi türünü seçmek kolay bir iş değildir.

Söz konusu otizmli çocuklar olduğunda, davranışsal belirtileri geliştirmeyi amaçlayan birçok program mevcuttur. Bazıları otizme sebep olan temel problemleri bile “düzeltmeyi” vaad eder. Her çocuk en etkili terapilere bile cevap vermeyebilir ve bazı çocuklara da az popüler tedavilerin iyi geldiği görülmektedir. Ebeveynler mümkün olduğunca en çok önerilen terapiyi bulmalıdır, çünkü her terapi kabul edilen bilimsel gerçeklerle temellendirilmez ve her yeterli programda, eğitimli öğretmenleri ve terapistleri işe almaz. Bir ebeveynin araştırması terapinin çocuk üzerindeki etkilerini araştırmayla sınırlandırılmamalıdır. Aynı zamanda çocuğun ailesi ve kardeşlerine etkisi de araştırılmalıdır.

Amerika Otizm Topluluğu ve Ulusal Zihin Sağlığı Enstitüsü, bir ebeveynin, yeni bir otizm terapisi hakkında sorması gereken sorulardan başlıklar üretmiştir. Aşağıdaki sorular bu başlıklardan temel alınmıştır.

– Tedavi çocuğa zarar verecek mi? Bu tedaviden zarar gören herhangi bir çocuk var mı?

– Tedavinin başarısızlığı çocuğumu ve ailemi nasıl etkileyecek?

– Tedavinin bilimsel geçerliliği var mı? Araştırmam için bilimsel eser sağlayabilir misiniz?

– Çocuğumun süreci nasıl değerlendirilecek? Çocuğumun davranışları sıkı bir şekilde gözlemlenip kaydedilecek mi? Belirlenmiş değerlendirme kriterleri var mı? Bilimsel geçerlilikleri var mı?

– Terapinin amaçları çocuğum için anlamlı mı? Örneğin, kendine uyarıcı davranışları yüzde 10 oranında azaltmayı amaçlayan bir terapi katılmaya değer olmayabilir.

– Bu tedavi çocuğumun mevcut programıyla nasıl birleştirilecek? Çocuğun diğer ilgi ve amaçları ile bütünsel (holistik) yaklaşımı var mı? Bir ebeveyn işlevsel müfredat, mesleki yaşam ve sosyal becerileri yok sayan bir tedaviye körü körüne bağlanmamalıdır.

– Bu program diğer çocuklar için ne kadar başarılı olmuştur?

– Ne kadar çocuk normal okullardan gitmiştir ve bu çocuklar neler sergilemişlerdir?

– Personellerin nitelikleri nelerdir? Kaç personel çocuğumla çalışabilir? Personellerin otizmli yetişkin ve çocuklarla çalışma tecrübesi ve eğitimi var mı?

– Organize edilen ve planlanan aktiviteler nelerdir? Bunları kim planlamıştır?

– Öngörülebilir günlük işler ve rutinler var mıdır?

– Çocuğumla kaç kişi ilgilenecek?

– Çocuğuma verilen görevler ve ödüller kişisel olarak motive edici olacak mı? Ödüller nelerdir? Ödül sistemi evde de uygulanacak mı? Program beni terapiye evde devam etmem için hazırlayacak mı?

– Terapi ortamı en az dikkat dağıtıcı düzeyde mi tasarlandı?

– Bu terapinin zaman ve mali tutar açısından taahhüttü nedir?

– Bu terapi nerede yapılacak? Bu terapiyi yapabilmek için ruhsat ya da sertifikalı bir mekan gerekli mi

Profesyonel ve tanınmış bir terapist yada terapist programı bu soruları kolayca ve açıkça cevaplamalıdır. Sizin memnuniyetinizi cevaplamayacak bir başarısızlık sizi durdurmalı ve çocuğunuza gereken tedaviye izin vermeden önce sizi daha fazla araştırma için harekete geçirmelidir.

Kaynakça:

100 Soruda Otizm – Aileler ve Uzmanlar İçin El Kitabı (Campion Quinn)
Bebeklikten Erişkinliğe Otizm Aileler için Kılavuz (Prof.Dr. Nahit Motavalli MUKADDES)
Otizm Spektrum Bozuklukları Tanı ve Takip (Prof.Dr. Nahit Motavalli MUKADDES)

SELİM PARLAK

Teknik Öğretmen (Psikoloji) MS

Algı Grup Yöneticisi

 

Kaynak: ÖÇED

Ödül mü, Pekiştireç mi?

Bazı katıldığım seminerlerde ailelerin “Hep ödül hep ödül diyorsunuz. Biz hayatta her şeyi ödül için yapıyoruz sanki?” sorularıyla karşılaşıyorum…

Bu soruyu kendi kendime çok düşündüm ve aslında bu tepkinin tamamen kavram karmaşasından ortaya çıktığına karar verdim. 15 senedir yurtdışında yaşıyor olmamdan ve ABA eğitimini İngilizce almış olmamdan dolayı bazen Türkçe’nin ana lisanım olmasına karşın Türkçeleştirdiğim bazı kavramlar kulağıma doğru gelmiyor, hatta karşımdaki kişinin yüzünde gülümseme bile oluşturabiliyorum. Ödül ve pekiştireç de sanırım bu tarz kavramlardan biri. “Reinforcer”‘in Türkçe karşılığı tam olarak “pekiştireç” kelimesine denk geliyor. Anlamı ise herhangi bir davranışı pekiştirmek, güçlendirmek, motive etmek için sunulan herhangi bir şey. Ödülün İngilizce karşılığı ise “Prize” kelimesine denk geliyor ve anlamı girilen bir yarışmayı kazanmak sonucunda alınan bir hediye/madalya, vs… Günlük halk dilinde her ne kadar pekiştireç ve ödül aynı anlamda kullanılıyor olsa da anlam olarak birbirinden tamamen farklı iki kelime/kavram aslında.
Böyle olunca da, seminerlerde o soruyu soran aileler ve onlar gibi düşünen yüzlerce ailenin tepkisi daha bir anlam kazanıyor benim için. Tabii ki biz günlük hayatta hep ödül almıyoruz. Hatta bazılarımız hiç almıyor. Çünkü ödül almak için bir yarışmaya girmemiz ve yarışmayı kazanmamız gerekir. Örneğin benim hiç ödülüm yok. Ödülün aksine, günlük hayattta hepimiz pekiştireçle yaşıyor, pekiştireç için yaşıyoruz. İşe gidiyoruz para (pekşitireç) kazanmak için, misafirlerimize en güzel yemeklerimizi pişiriyoruz iltifat (pekiştireç) almak için, hep koyu renk
giyiniyoruz bizi zayıf gösterdiğini söyledikleri (pekiştireç) için, fakirlere yardım ediyoruz kendimizi iyi hissettiğimiz (pekiştireç) için, bazı arkadaşlarımızla olmayı diğerlerine göre daha çok tercih ediyoruz bizi güldürdükleri (pekiştireç) için, birçok seçeneğin arasından öncelikle “o” kişi ile birlikte olmak / evlenmek istiyoruz yanında mutlu/güvenli hissettiğimiz (pekiştireç) için… Bu demektir ki, aslında farkında olmasak da hiçbirimiz pekiştireçsiz yaşayamıyoruz ve hayatımız sayısız pekiştireçler üzerine kurulu, öyle değil mi? Belki pekiştireç ve ödül arasındaki anlam ayrılığını iyi yapıp doğru yerlerde kullanmaya özen gösterirsek pekiştireçlere karşı olan negatif önyargıyı da ortadan kaldırabiliriz diye düşünüyorum.

 

Nicky Nükte ALTIKULAÇ

MS, BCBA, EI (ABA Uzmanı)
Davranış Terapisi Uzmanı

Algı ABA Terapi Merkezi Süpervizörü

 

Kaynak: ÖÇED

Problem Davranışlarla Başa Çıkma Yollarında ABA Yaklaşımının Kullanılması

ABA (Applied Behavioral Analysis), ısırma, yeme problemleri, öfke nöbetleri gibi problem davranışlarla basa çıkmada oldukça başarılı bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.

Çocuğun, sosyal çevresine uyumunu zorlaştıran, kendisine ve çevresindekilere zarar veren, öğrenmesini olumsuz yönde etkileyen, öğrenme sürecini zorlaştıran, gerçek performansını göstermesini engelleyen davranışlarını “problem davranış” ya da “olumsuz davranışlar” olarak tanımlayabiliriz. Çocuklarımız çevresindekiler ile iletişim kurmak, sosyal ilgi/dikkat çekmek, duyusal uyarı elde etmek ve istemedikleri ortamdan kaçmak gibi sebeplerle problem davranışta bulunurlar. Okul öncesi dönemde en çok görülen, problem davranış örneklerini; ısırma, öfke nöbetleri, yemek yeme problemleri, uyku zamanı yaşanan zorluklar/direnme, paylaşmamak olarak verebiliriz. Aslında yetişkinler olarak hepimiz zaman zaman olumsuz duygular yaşarız. Fakat bu olumsuz duygularımızı çevre tarafından kabul edilebilir bir görüntüde sergileme becerisine sahibiz. Fakat çocuklarımız henüz bu kontrolü tam olarak sağlayamadıklarından bazen bu olumsuz duygularını bizim problem davranış olarak nitelendirdiğimiz şekilde ifade ediyorlar.

ABA (Applied Behavioral Analysis), problem davranışlarla basa çıkmada oldukça başarılı bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. ABA genel olarak davranış bilimi prensiplerini günlük hayatta, günlük ortamlarda uygulayarak bireyin yaşam kalitesini yükseltmeyi hedefleyen bir bilim dalıdır. Davranışı etkileyen değişkenleri kontrol altında tutarak ya da değiştirerek, davranışı da değiştirebileceğimizi savunur. Her davranışın bir işlevi olduğunu göz önünde bulundurursak, her davranış ya öncesindeki bir olaydan tetiklenir yada sonrasındaki bir olay tarafından pekiştirilir. Dolayısıyla, problem davranışın işlevini bulmadan, davranışı değiştirmemiz pek mümkün olamamaktadır. ABA yaklaşımını kullanarak problem davranışları değiştirme yönteminde, ilk yapmamız gereken değiştirmeyi hedeflediğimiz davranışı gözlemlemektir. Bu, bize davranışı tetikleyen yada pekiştiren olay hakkında yani davranışın işlevi hakkında objektif bir hipotez geliştirmemize yardımcı olur. Davranışın işlevini bulduktan sonra çocuğa aynı işlevi verecek alternatif bir davranış öğretilip bu davranış pekiştirilir. Bu süreç içinde gözlenen problem davranışlar göz ardı edilir. Çünkü pekiştirilmeyen davranış yok olmaya mahkumdur. Bu süreç sonunda çocuğunuz çevre tarafından daha kabul edilebilir, olumlu alternatif davranışı öğrenmiş, artık pekiştirilmeyen problem davranışı ise unutmuş olacaktır. Bu yaklaşıma bir örnek vermek gerekirse, sınıfta oyuncağını elinden almak isteyen arkadaşını ısıran bir çocuğu ele alalım. Bu davranışı gözlemlediğimizde çocuğumuzun yanına gelen ve elinden oyuncağını almak isteyen her arkadaşını ısırdığını görüyoruz. Böylece hiçbir arkadaşı elinden oyuncağını alamıyor. Dolayısıyla davranış, oyuncağını kimseyle paylaşmamak olarak pekişiyor. Bu durumda yapılacak olan çocuğa “ısırmak” yerine arkadaşına “bu benim”, “benim sıram”, “paylaşmak istemiyorum” gibi, yine ısırmakla aynı işlevi görecek alternatif bir davranış öğretilir. Her fırsatta çocuğun alternatif davranışta bulunması sağlanır ve bu davranış olumlu ifadelerle pekiştirilir.
Bu süreç içinde çocuk problem davranışta bulunduğunda bu davranışa yorum yapmadan ondan beklenen alternatif davranışta bulunması sağlanır ve bu davranış pekiştirilir. Zaman içinde çocuk yeni alternatif davranışı öğrenmiş, problem davranışı unutmuş olacaktır. Bu müdahale programı uygulanırken aynı zamanda çocuğun paylaşma becerisini geliştirmek için de çalışmalar yapılır.

Bu problem davranışı değiştirme süreci içinde göz önünde bulundurulması gereken en önemli nokta, artık pekiştirilmeyen problem davranış sönmeye başlamadan önce daha kötüleşip sonra sönmeye başlayacak olmasıdır. Ailenin ve eğitimcinin bu konuda hazırlıklı olup, istemeden problem davranışı pekiştirmemesi çok önemlidir.

 

Nicky Nükte ALTIKULAÇ

MS, BCBA, EI (ABA Uzmanı)
Davranış Terapisi Uzmanı

Algı ABA Terapi Merkezi Süpervizörü

Otizm Hakkında En Sık Karşılaşılan 7 Mit…

ABD Hastalık Önleme ve Koordinasyon Merkezi’nin yayınladığı 2014 raporuna göre otizm her 68 çocuktan birinde görülmekte. Yine de otizm hakkındaki bilgiler yetersiz ve belirsizlikler otizm hakkında mitlerin yayılmasına neden oluyor. Doğru ve etkili bir müdahale tekniğine başlamada zaman kaybetmemek adına bu mitlerin aileler tarafından bilinmesi büyük bir önem taşıyor. İşte otizm hakkında en sık karşılaşılan 7 mit…

1. ‘Otizmin sebebi soğuk, ilgisiz ve patolojik annelerdir”
1940’lara hakim olan bu düşünce 1960’lara gelindiğinde bilimsel olarak çürütülmüştür. Bu yanlış kanı, otizmle ilgili ilk makaleyi yayımlayan Kanner’ın kendi hastası olan çocukların anneleri hakkındaki gözlemlerine dayanmaktadır. Hatta, bu anneleri betimlemek için ‘buzdolabı anne’ kavramını ortaya atmıştır. O dönemin siyasi ve sosyal olayları göz önüne alındığında ortaya atılan bu kavram ve yaklaşım yadırganmamalıdır. Bu görüşler ne yazık ki o dönemlerde oldukça ses getirmiş, birçok anne çocuğunun durumundan kendini sorumlu tutmuş ve suçluluk duygularına kapılmıştır. 1960’lara gelindiğinde tüm bu iddiaların asılsız olduğu yapılan bilimsel çalışmalar ile ortaya çıkarılmıştır. Ancak günümüzde klinik ortamlarda yapılan aile görüşmelerinde halen daha ilgi eksikliğinden dolayı çocuğunun otizm olduğunu düşünen anneler ile karşılaşılmaktadır.

2. ‘Ailesel özellikler otizmin nedenlerindendir’
Ailenin sosyo-ekonomik özellikleri, aile bireylerinin kişilik özellikleri ve ailenin çocuk yetiştirme tarzları otizmin nedenleri arasında gösterilmiştir. Ancak yapılan bilimsel çalışmalar ile ailenin sosyo-ekonomik özellikleri veya aile bireylerinin kişilik özellikleriyle otizmin ilgisinin olmadığını ortaya çıkarılmıştır. Otizmin ebeveyn yaşı ile ilgisinin olduğunu ortaya koyan çalışmalar mevcuttur. Ebeveyn yaşı ile ilgili olarak yapılan son çalışmalarda baba yaşının 35’ten fazla olmasının çocuğunun otizmli olma riskini arttırdığı bulgusu elde edilmişken, anne yaşıyla ilgili bilgilerin değişkenlik gösterdiği görülmüştür.

3. ‘Teknolojik aletler otizme yol açar’
Otizmli çocukların teknolojik aletlere olan yoğun ilgisi ‘Teknoloji otizme mi yol açıyor?’ sorusunu akıllara getirmiştir. Klinik ortamlarda yapılan aile görüşmelerinde ‘Bebekken çok televizyon izledi’, ‘Tablet elinden hiç düşmezdi’, ‘Telefonu elinden alamazdık’ gibi ifadeler ile sıklıkla karşılaşılması otizmle ilgili meraklı bakışları bir anda teknoloji dünyasına çevirmiştir. Bilimsel çalışmalar otizm özellikleri gösteren çocukların önemli bir bölümünün görsel uyaranları işitsel uyaranlara kıyasla daha kolay algıladıklarını ve kullandıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla, teknolojik aletlerin otizme yol açmadığı, aksine otizmli çocukların var olan ilgilerinin uygun şekilde kullanılmasıyla daha hızlı beceri edinimini sağladığı ortaya çıkarılmıştır.

4. ‘Aşılar otizme yol açar’
Günümüzde de devam eden bu inanış MMR aşısı diye adlandırılan kızamık-kabakulak-kızamıkçık aşılarının otizme yol açtığını savunmaktadır. Aşı-otizm ilişkisini araştırmak için ABD’de yapılan bir çalışma OSB tanılı çocuklarda otizm belirtileri ve gelişim geriliği belirtilerinin ortaya çıkması ile MMR aşısı arasında bir ilişki olmadığını ortaya koymuştur. Diğer taraftan MMR aşısıyla ilgili tartışmalar, bazı ülkelerde bu aşıdan vazgeçilmesine yol açmıştır. Örneğin, Japonya’da 1988-1996 yılları arasında OSB tanısı alan çocukların izlenmesi ile ilgili bir çalışmada 1993 yılında MMR aşısı durdurulduktan sonra otizm tanısında hiçbir azalma olmadığı, aksine artış olduğu bulgusu edinilmiştir. Dolayısıyla, günümüzde aşıların otizme neden olduğuna dair hiçbir bilimsel veri mevcut değildir.
Yukarıda açıklanan otizmin sebeplerine yönelik 4 mitin otizmin neden(ler)i konusunda halen net bir bilginin olmayışından kaynaklandığı göz önünde bulundurulmalıdır.

5. ‘Otizmlilerin hepsinde zeka geriliği vardır’
Halen günümüzde otizm denildiğinde ilk olarak zeka geriliğinin akla geldiği görülmektedir. Otizmli çocukların sözel iletişim becerilerinde yaşadıkları aksaklıklar, sergiledikleri davranışsal farklılıklardan dolayı toplum tarafından zeka geriliğine sahip bireyler olarak değerlendirildikleri gözlenmektedir. Halbuki otizmli bireylerin yaklaşık %40’ında çeşitli seviyelerde zeka geriliği görülmekte olup %60’nda herhangi bir zeka geriliği görülmemektedir.

6. ‘Otizmliler çok zeki olur’
Otizm spektrum bozukluğuna sahip çocukların diğer gelişim alanlarında sergiledikleri performansa göre teknolojik aletlerin kullanımında çok daha iyi bir performans sergiledikleri görülmektedir. Bu durum örneğin 2 yaşındaki bir çocuğun ebeveynlerinin ‘Ben açıp-kapamayı bilirken çocuğum internette istediği videoyu bulup izleyebiliyor, çok zeki’ yanılgısına düşüp çocuklarının üstün bir performansı olduğu düşüncesine kapıldıklarını göstermektedir. Oysa yukarıda da bahsedildiği üzere bu durum bir zeka belirtisi değil, otizm özellikleri gösteren çocukların önemli bir bölümünün görsel uyaranları işitsel uyaranlara kıyasla daha kolay algıladıklarının ve kullandıklarının bir göstergesidir.
OSB olan bireylerin daha zeki algılanmasının bir diğer sebebi de bir kısmının sınırlı bir alanda yoğun ve sıra dışı ilgilerinin olmasıdır. OSB olan bazı bireyler bazı konulara aşırı ilgi duyarak o konu hakkında en ince ayrıntılara sahip olabilirler. Örneğin, günlük hayatta meydana gelen olayların tarihlerini ezbere bilmek gibi. Bu durum ailelerin çocuklarının çok zeki olduğu yanılgısına kapılmalarına yol açmaktadır. Bu durum bir zeka göstergesi değil, otizmi olan bireyin ‘ilgi takıntısına’ sahip olduğunun bir göstergesidir.

7. ‘Otizmi olanlar öğrenemez’
Aileler çocuklarının doğal yollardan bir şeyleri öğrenemediğini fark edip öğretmeye çalıştıklarında başarısız olup düştükleri bir yanılgıdır. Otizmli bireylerin normal yollarla öğrenemediği gözlenmekte ve bilinmektedir. Bu durum araştırmacıları çalışmalar yapmaya yönlendirmiş ve günümüzde bilimsel olarak ispatlanmış en etkili yöntem olan Applied Behavior Analysis’in (ABA), Türkçesi ile Uygulamalı Davranış Analizi (UDA), ortaya çıkması sağlanmıştır. ABA’e dayalı yöntemler üst üste ve sık tekrarlardan oluşmaktadır. Bu durum otizmli çocukların öğrenmelerini kolaylaştırmaktadır. Otizmin bazı çocuklarda üstesinden gelinebilir bir yetersizlik olduğunu öne süren ilk uzman olan Ivaar Lovaas ‘Bir çocuk bizim yaptığımız öğretimle öğrenemiyorsa, çocuğun öğrenebildiği şekilde öğretim yapmalıyız.’ diyerek alıştığımız geleneksel öğretim kalıplarının dışına çıkma gerekliliğini dile getirmiştir.

 

Psikolog Elif Sanal ÇALIK

Algı Aba Terapi Merkezi Yardımcı Direktör

Kaynak: http://www.oced.org.tr/otizm-hakkinda-7-mit/

Otizmli Çocuğu Olan Bir Ailenin, Mutlaka Psikolojik Yardım Alması Gerekiyor

Algı ABA Terapi Merkezi Direktörü Selim Parlak, Medivizyon dergisine röportaj verdi.

Otizmde, gün geçtikçe müdahale noktaları ve müdahale alanları genişliyor. TV’deki kamu spotları, dernek ve vakıfların yaptığı çalışmalar, hastane ve kliniklerde bulunan el broşürleri insanların farkındalıklarını arttırdı. Çocuğu otizm semptomları gösteren aileler bir uzmana gitme gereksinimi hissediyor.

 

Selim Bey, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
1978 yılında İstanbul doğdum. Evli ve 1 çocuk babasıyım. Pertevniyal Lisesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Düzce Meslek Yüksekokulu İklimlendirme Soğutma Bölümü’nde ön lisansımı, Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Enerji Anabilim Dalı Makina Öğretmenliği’nde lisansımı tamamladım. Askerliğimi bitirdikten sonra çalışma alanı olarak engelli çocukların eğitimine gönül verdim. 2003 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı İstanbul Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi’nde (OÇEM) 1 yıl bireysel eğitimler uyguladım. Sonrasında bir özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde 3 yıl müdürlük ve eğitimcilik yaptım. Bu süre zarfında İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Uygulamalı Psikoloji yüksek lisansını tamamladım. 2007 yılında kurulan Algı Eğitim Öğretim Hizmetleri’nin kurucularından biriyim. Algı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nin sorumlu müdürlüğünü ve ABA Terapi Merkezi Birimi’nin yöneticiliğini yapmaktayım. 2014 yılında da Özel Çocuklar Eğitim ve Dayanışma Derneği’nin kurucuları arasında yer aldım.

 

Otizm hakkında bilgi alabilir miyiz?
Otizm, günümüzde 68 çocuktan 1’inde rastlanan ve en sık görülen nörogelişimsel bozukluktur. Beyindeki 4 tane lop arasındaki bilgi transferinin eksikliği olarak tanımlanabilir. Otizm bir hastalık değil, gelişim bozukluğudur. Bireyle birlikte yaşayan ve kalıcı olan bir durumdur.

Tedavi protokolü içerisinde;
• Eğitim
• Psikiyatrik müdahaleler
• İlaç tedavisi
• Nörolojik müdahaleler
• Dil ve konuşma terapisi
• Spor ve hareket terapisi
• ABA terapi ve oyun yer alır.

Otizmin zorluk derecesine göre tedavi kapsamını genişletmek ya da daraltmak gerekebilir. Aile, doktoru öneriyorsa ayda 120 seans yoğunluğuna
kadar eğitim alabilir. Otizmde, gün geçtikçe müdahale noktaları ve müdahale alanları genişliyor. TV’deki kamu spotları, dernek ve vakıfların yaptığı çalışmalar, hastane ve kliniklerde bulunan el broşürleri insanların farkındalıklarını arttırdı. Aileler artık daha bilinçli. Çocukları göz teması kurmadığında, sese tepki vermediğinde, bir takım normal dışı hareketler yaptığında ve iletişim kurmak istememesi gibi durumlarda ebeveynler bir uzmana gitme gereksinimi hissediyor.
Tedavi veya eğitimle otizmli bir bireyin takvim yaşı ve gelişimsel yaşını eşitlemek mümkün müdür?

Burada önemli olan; otizmin derecesi. Uyaran eksikliğine bağlı bir gelişim geriliği ise hafif otistik belirtiler gösteriyorsa birey, buna müdahale edilebiliyor ve düzeltilebiliyor. Takvim yaşı ve gelişim yaşı eşitlenebiliyor. Ama orta ve ileri düzey bir otizm söz konusu ise bunun tam anlamıyla düzeltilmesi çok fazla mümkün olmuyor. Otizm tedavi edilebilir demek doğru olmaz ama semptomlar azaltılabilir.

Otizmli çocukların eğitim süreçleri nasıl ilerliyor?
Çocukları ilk önce test aşamasına tabi tutuyoruz. Gelişim basamakları nerede onu ölçüyoruz. Psiko-Eğitimsel Profil Ölçeği (PEP-R) dediğimiz otistik spektrum bozukluğu olan çocuklara uygulanan bir gelişim testi uyguluyoruz. Burada çocuğun yaş aralıkları ortaya çıkıyor ve buna göre bir müfredat belirliyoruz. Yaş gruplarına göre değişkenlik gösteren 25 tane programımız var. Aynı zamanda çocuğu bir psikiyatrist konsültasyonuna mutlaka yönlendiriyoruz. Psikiyatrist, otizmli bir çocukla çalışacağı zaman sadece çocuğun otizm derecesine bakmıyor. Dikkat eksikliği, duygu durum bozukluğu, bipolar bozukluk gibi birçok otizmin beraberinde var olan konuya da bakıyor. Aile eğitimine çok önem veriyoruz. Uygulamalı aile seansları düzenliyoruz. Uygulamalı eğitim
seanslarında aile önce çocuğunu, özel eğitimin nasıl gerçekleştirildiğiyle alakalı sınıfın kapısından izliyor. Ardından sınıfın içine girerek izliyor. Daha
sonra uzaklık mesafesini azaltarak, çocuğun yanı başından izliyor. Veli son olarak seans yönetmeye başlıyor. Veliye bir konu veriyoruz ve o konuyu çalışıp anlatmasını istiyoruz. Aileleri özel eğitimci gibi yetiştirmeye çalışıyoruz. Bu sayede hem aile bizim psikolojimizi anlıyor hem de çocuk evde de eğitimine
devam edebiliyor. “Mutlu Anne, Mutlu Çocuk” isminde psikoterapi grupları yapıyoruz. Bir psikodramatist eşliğinde
katılım gösteren ailelerle sohbet havasında bir paylaşım gerçekleştiriyoruz. Belli dönemlerde ailelere yönelik seminerler düzenliyoruz. 3 ayda 1 de çocuklarıyla alakalı gelişim toplantıları düzenliyoruz. Altı aylık periyotlarda çocukları ölçeklendiriyoruz. Çocukta gelişme var mı veya bir geriye gidiş söz konusu mu diye sürekli kontrol ediyoruz. Buna göre bir rapor hazırlıyoruz ve çocuğun gelişimini takip ediyoruz.

Röportajın devamını, derginin online versiyonundan okuyabilirsiniz.

Kaynak: Medivizyon

Kaynaştırma Eğitimi Yol Haritası

Gelişimsel farklılık gösteren çocukların sayısı gün geçtikçe artıyor ancak toplum olarak halen kaynaştırma eğitimi hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz.

Kaynaştırma eğitimi nedir?

Özel eğitime ihtiyacı olan çocukların, örgün ve yaygın eğitim kurumları içerisinde, yaşıtlarıyla birlikte aldıkları eğitime kaynaştırma eğitimi adı veriliyor. Her insanın olduğu gibi gelişimsel farklılıklar gösteren çocukların da sosyalleşmek, yaşıtlarıyla ilişki kurmak, sevilmek, değer görmek gibi ihtiyaçları var. Bu, onların en doğal hakkı olduğu kadar toplumun farkındalığının artması için de önemli bir süreç. Ancak ne yazık ki kaynaştırma eğitiminde ailelerin ve öğrencilerin karşılaştıkları sorunlar halen devam ediyor. Bu yazıyı yazmamdaki amaç kaynaştırma eğitimi konusunda okullara, ailelere yardımcı olabilecek bir kontrol listesi (check list) oluşturmak.

Bir okuldaki kaynaştırma seminer paylaşımında öğretmen arkadaşların kendilerini yalnız hissettiklerine ve bu sorumluluğu almaya çok gönüllü olmadıklarına şahit oldum. Burada önemli olan konunun ailelere ve öğretmenlere iyi anlatılması, kaynaştırmadan sadece öğretmenin sorumlu olmadığının farkına varılması. Kaynaştırma yol haritası ile check list yaparak idare, aile, öğretmen işbirliğiyle güzel ilerlemeler sağlanabilir.

Checklistte neler olmalı?

. Okul yönetimleri tarafından tüm öğretmenlere kaynaştırma eğitimi bilgi semineri verilmesi,

. Okul yönetimleri tarafından “Özel çocuk kimdir?”, “Farklılıklara neden ve nasıl kucak açmalıyız” konularında tüm öğrenci ve velilere yönelik seminerler düzenlenmesi,

. Okul yönetimlerinin “BEP (Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı) nedir, nasıl hazırlanılmalı, özel çocuğun kaynaştırma mantığı ve topluma kazanımı” seminerlerinin tüm öğretmenlere verilmesi,
. Rehber öğretmen ve aile arasında tanılama konusunda uzlaşı sağlanması, işbirliği içinde görüşmeler yapması, işbirliğinin kabullenilmesi,
. Ailenin gölge abisi, ablası var mı? Yoksa sağlanacak sınıfta bulundurulacak mı?
. Çocuğun özel eğitim alması sağlandı mı?
. Çocuğun özel eğitim merkeziyle işbirliği sağlandı mı?
. Çocuk psikiyatri konsültasyonu aldı mı, ilaç kullanımı takip ediliyor mu?
. Çocuk nöroloji konsültasyonu aldı mı?
. Çocuk beslenme metabolizma konsültasyonu aldı mı?
. Çocuğun takvim yaşı, gelişim yaşı ayrıntılı testlerle raporlandı mı?
. Çocuk için BEP kurulu ne sıklıkta işbirliği içinde?

Tüm bunların komplike bir çalışma ile rehber öğretmen ve aile işbirliğinde takip edilmesi gerekir. Bu yazıyı okuyan bazı kişiler “Tüm bunlar nasıl yapılacak?” diye düşünebilir. Ama bilinmeli ki, normal kavramı değişiyor, özel çocukların sayısı gün geçtikçe artıyor. Ve bu çocuklar herkesle aynı anda, aynı eğitimle ilerlemek zorundalar. Dolayısıyla kaynaştırmaya ayak diremeden, bu doğrultuda hareket eden okullar ve yöneticiler tecrübe kazanma konusunda bir adım öndeler. ÖÇED olarak biz bu konuda ücretsiz seminerler vermekteyiz. Kaynaştırma için nasıl organize olunması gerektiği konusunda desteğe ihtiyaç duyanlar konu hakkında bizimle iletişime geçebilirler.

 

SELİM PARLAK

Teknik Öğretmen (Psikoloji) MS
Algı Özel Eğitim Kurumları Direktörü

OTİZMLİ ÇOCUĞU OLAN BİR AİLEYE ASLA SÖYLEMEMENİZ GEREKEN ŞEYLER

29 Ağu 2017 Bülten

OTİZMLİ ÇOCUĞU OLAN BİR AİLEYE ASLA SÖYLEMEMENİZ GEREKEN ŞEYLER:

 

“Normal görünüyor. Otizmli oluğuna emin misiniz?”

“Çocuğunuz özürlü mü?”

“Nasıl yapıyorsun? Ben asla başa çıkamazdım.”

“Çocuğumun böyle davranmasına asla izin vermezdim.”

“Bu sen yalnızca olgunlaştıran/büyüten bir yol.”

“Çocuğunu kontrol edemiyorsan evden dışarı çıkarma.”

“Şanslısın. Daha kötü olabilirdi.”

“Çocuğunun iyi bir disipline ihtiyacı var.”

“Otizmi bahane/araç olarak kullanma.”

“Allah’ın takdiri. O yalnızca halledebilecek kişiye verir.”

“Bunu denemelisin. Birinin bu şekilde tedavi olduğunu duydum.”

“Onu evden uzak bir yere göndermelisin.”

“Tuvalet eğitimini ona şimdi vermen gerekiyor.”

“Daha iyi bir ebeveyn olmaya başlaman gerekiyor.”

“Sadece 1 hafta benimle bırakın. Ben onu düzeltirim.”

“Diğer çocuğun otizmli ise neden bir çocuk daha yaptın.”

DİSLEKSİ NEDİR?

13 Ağu 2017 Bülten

DİSLEKSİ NEDİR?

Disleksi’nin ilk tanımı 1896 yılında W. Pringle Morgan tarafından ‘ doğuştan kelime körlüğü olarak tanımlansa da günümüzde ki en geçerli tanım Avrupa Disleksi Derneğine ait olan tanımdır; ‘ Disleksi; okuma, heceleme ve yazma becerilerini edinmede nörolojik kökenli bir farklılıktır.’

Amerika Psikoloji Derneğinin Özel Öğrenme Güçlüğü olarak tanımladığı (2001) kriterler, normal yada normal üstü zekaya sahip  bireylerin yaş, eğitim düzeyi ve zeka puanları  göz önüne alındığında okuma, yazılı anlatım ve matematiğe ilişkin bir takım becerilerde beklenen düzeyin göz ardı edilemeyecek derecede  altında olmasıyla tanılanan bir bozukluktur. Disleksinin yazmaya eşlik ettiği bozukluklar Digrafi, matematiksel alanda eşlik ettiği bozukluklar ise Diskalkuli olarak tanımlanmaktadır.

Disleksinin nedenleri farklı teorilerle açıklanmakla birlikte; genetik yatkınlığın, prenetal hasar ve zorlukların, doğuştan ( konjenital) kaynaklanan sorunların bireyin öğrenmesini güçleştirdiği bilinmektedir. Bireyin; beyninin bilgi işleme bölgelerinin bazı alanlarındaki farklılıklardan kaynaklandığı kabul edilen en geçerli görüştür.

Disleksinin Tanılanması genellikle çocuğun okul çağına gelip, akademik becerilerde zorluklar yaşamaya başlamasıyla gerçekleşse de okul öncesi belirtiler de mevcuttur;

Dislekside Okul Öncesi Erken Tanı Kriterleri Olarak ;

Kaba motor becerilerinde gecikme ve güçlükler; emekleme, merdiven inip çıkarken koordinasyon problemi, hareket eden bir nesneyi yakalama da güçlük, ip atlama yada bisiklete binmeyi zorlukla öğrenme vb.

İnce motor becerilerinde gecikme ve güçlükler; Makas kullanarak bir şekli kesmekte güçlük, hatalı kalem tutuşu; ipe boncuk dizmekte zorluk, modelleme de güçlük, sıralı dizileri soldan sağa doğru dizmek

Dil ve Konuşma becerilerinde gecikme ve güçlükler; Gecikmiş konuşma, Pragmatik dilde uygun  kelimeleri bulamama, sesletim ( artikülasyon) bozukluğu, hece çevirerek konuşma, ses-harf ilişkisini kurmakta güçlük, adlandırma becerisinde güçlük,oral motor becerilerde güçlükler

 Disleksi de Okul Dönemi Tanı Kriterleri;

-Yaşıtlarına göre okumaya geçmede zorluk

-Sayı kavramını öğrenmede güçlük; 3-6-9 gibi rakamları ters yazma, ardışık dizileri kavramakta güçlük, ritmik saymada atlamalar, çarpım tablosunu öğrenmekte güçlük, toplama-çıkarma, çarpma- bölme işlemlerini karıştırma,

-Okuma ve yazma da güçlükler; okurken-yazarken harf atlama, Ayna yazısı(mirror writing) , harfleri karıştırma( b-d,p-g,c-ç,s-ş),  hece değiştirme, kelimeleri birleştirerek okuma-yazma , imla kurallarını anlayıp uygulayamama, bozuk okuma( okumanın ritminin aşırı hızlı ya da yavaş olması, fazla heceleyerek okuma), okuduğunu anlamama ve anlatamama, , sıralı ezber gerektiren konuları ezberlemekte güçlük( aylar, günler vb.) yazarken sıra ve satır takibi yapmakta zorluklar

– Bilişsel diğer becerilerde güçlükler; Renkleri karıştırma, yönleri karıştırma-yön algısında zorluklar( sağ-sol, yukarı-aşağı gibi kavramları kavramakta güçlük) , zaman kavramını fark edememe, kısa süreli belekte bilgiyi depolayamama, dikkatin çok çabuk dağılıyor olması, organize olup verilen işi sonlandırmakta güçlükler

Disleksi Tedavi Edilebilir mi ?

Disleksi bir hastalık olmadığı için tedavi de edilemez. Yukarıda kısaca ifade edilen tanı kriterlerine sahip çocukların bilişsel becerilerdeki zorlukları aşabilmek için Özel eğitim Öğretmeni, Dil ve konuşma becerilerindeki zorlukları aşabilmek için Dil ve Konuşma Terapistinden alınacak Özel eğitim desteği ile bireyin yaşadığı güçlüklerin önüne geçilerek sağıltımı sağlanabilir. Dislektik birey özelliklerini yaşamı boyunca muhafaza etse de Aile-Okul- Özel Eğitim Desteği iş birliği ile hayat kalitesi yükseltilerek ,toplumsal uyum ve başarısı sağlanabilmektedir.

 

Ayla Ebru BALÇIK

Uzman Dil ve Konuşma Terapisti

ABA Dil ve Konuşma Terapisti

İletişimi Engelleyen Durumlar

İletişimi Engelleyen Durumlar

Çocukların iletişim çabaları ve girişimleri, zaman zaman, çevrelerindeki kişiler tarafından çeşitli şekillerde engellenir. Bu engellemeler, çoğu kez, farkında olunmadan yapılır. Anne-baba ve öğretmenlerin bu engellemelerden kaçınma yönünde çaba gösterebilmeleri için, öncelikle, bu engellemeleri tanımaları gerekir. Aşağıda, bu engellemelerin üçü sıralanmaktadır:

  1. Çevresel engellemeler:Her şeyi ortamda hazır bulundurarak, çocuğun bir şeyler istemesine fırsat vermemek. Örneğin, sofrayı her zaman eksiksiz hazırlamak, TV’de her zaman çocuğun en çok sevdiği programları açmak vb.
  2. Beklentisel engellemeler:Çocuğu iyi tanımamak nedeniyle düşük beklentilere sahip olmak; dolayısıyla, çocuğa bir sonraki basamağı öğretmeye çalışmamak. Örneğin, birkaç sözcüğü bir araya getirebilecek düzeydeki çocuktan tek sözcüklük ifadeler beklemek.
  3. Sözel engellemeler:Aşırı liderlik üstlenerek çocuğun iletişim girişimi başlatmasına fırsat vermeksizin bütün durumlarda iletişimleri başlatmak.

İletişim Engellerini Önlemek ve İletişim Gelişimini Desteklemek İçin Öneriler

Oyun ortamlarında, sosyal ortamlarda ya da eğitim ortamlarında çocuklarla etkileşimde bulunurken belli ilkelere dikkat ederek, iletişim fırsatlarını en iyi şekilde değerlendirebiliriz.

Bunlar;

  1. Güdüleyici ortamlar hazırlamak:

İletişime zemin hazırlayacak ve heves yaratacak ortamlar seçmeye ya da oluşturmaya çalışın. Yeğlenen kişiler, oyuncaklar, araç-gereçler ve etkinlikler, ortamın güdüleyiciliğini arttırıcı öğelerdir. Ayrıca, çocuğun farklı nesne ya da etkinlik seçenekleri arasından seçim yapmasını sağlayın. Kendi seçtiği durumlarda bulunmak, çocuğun iletişimde bulunma isteğini arttırır.

  1. İletişimsel fırsatlar yaratmak:

Herhangi bir durumda çocuğun öncelikle ne isteyebileceğini kestirin ve çocuğun bu nesneye ulaşmasını bir süre engelleyin. Çocuk bu nesneyle ilgili bir iletişimsel girişimde bulunduğunda, nesneye ulaşmasını sağlayın. Örneğin, sofraya çorba kâsesini koyup kaşığı koymamayı deneyin ve çocuğun kaşıkla ilgili herhangi bir iletişim girişimi başlatmasını bekleyin. Kaşığı, böyle bir girişimden (örneğin, sesten ya da jestten) sonra verin.

  1. Gereksiz sorular sormaktan kaçınmak:

Çok soru sormak, sanıldığı gibi, dil gelişimine katkıda bulunmaz. Özellikle şu tür soruları gereksiz yere sormaktan kaçının:

– Bu ne? • Ne yapıyorsun? • Bunun adı ne?

Çocuklara, yalnızca yanıtını gerçekten merak ettiğiniz sorular sorun!

  1. Çocuğun yaptıklarıyla ilgili yorumlarda bulunmak:

Çocuğun neler yaptığını gözleyerek, bu gözlemlerle ilgili yorumlarda bulunun. Diğer bir deyişle, çocuğun içsel konuşmalarını tahmin ederek, bunları söylemeye çalışın. Örneğin:

– Galiba bebeğimizin karnı acıkmış.

(Çocuk bebeğe mama yedirmeye çalışıyor)

– Iğğn, ığğn, düt, düt.

(Çocuk arabasıyla oynuyor)

– Biraz gezinsek mi acaba? Hadi biraz dolaşalım.

(Çocuk parkta gezinmeye başladı)

  1. Beklemek ve işaret vermek:

Çocukla sohbet ederken, sıra ona geldiğinde, kendisinden karşılık beklediğinizi belirtin. Nasıl mı?

– Çocuğun gözlerinin içine bakarak

– Dudaklarınızı hafifçe aralayarak

– Kaşlarınızı kaldırarak

– Çocuğa doğru hafifçe eğilerek

Çocuk karşılık verinceye kadar duraklayın ve çocuktan hiçbir yanıt gelmeyeceğinden emin oluncaya kadar söze girmeyin. Beklemekte zorlananlar, içlerinden beşe kadar saymayı deneyebilirler. Çocuk hiç sözcük kullanmasa bile, çıkardığı sesleri ve yaptığı jestleri onun sohbete katılımı olarak kabul edin.

  1. Abartılı jest, mimik ve ses tonu kullanmak:

Konuşurken, ses tonu değişimleri, yüz ifadeleri ve vücut hareketleri de kullanın. Bunun iki yararı olabilir:

– Çocuğun, sizin söylediklerinizi anlama olasılığını arttırmak

– Çocuğun ilgisini çekmek

  1. Model olmak:

Çocuğun yanlışlarını düzeltmek yerine, ona model olmaya çalışın. Örneğin: • Tağs. • Hayır, tavşan. Söyle bakayım: Tav-şan.

Yukarıdaki örnekte, çocuğun yanlışı düzeltilmekte; bu nedenle de, karşılıklı konuşma kesintiye uğratılmaktadır. Alternatif olarak, şu şekilde model olmayı deneyebilirsiniz:

– Tağs.

– Evet, tavşan.

  1. Kısa ve anlaşılır konuşmak:

Konuşmanızı, çocuğun dil gelişimi düzeyine uygun şekilde basitleştirin. Örneğin, çocuk tek sözcük düzeyindeyse, siz de birkaç sözcüklük cümleler kurmaya çalışın. Ayrıca, biraz yavaş ve bir cümleden diğerine geçerken kısa bir ara vererek konuşmaya özen gösterin.

  1. Sohbete katılmayı ödüllendirmek:

Çocuğun sözel olan ya da olmayan tüm iletişim girişimlerini mutlaka ödüllendirin. Olası ödüller:

– Gülümsemek

– Gıdıklamak

– Sohbeti hoş bir şekilde sürdürmek

– Onaylamak: Evet, tabii ki, çok haklısın…

  1. Göz kontağı kurmak:

Çocukla iletişimde bulunurken, göz kontağı kurmaya çalışın. Ancak, bu konuda çok ısrarcı olup da çocuğu tedirgin etmekten de kaçının. Anlık göz kontaklarını bile kabul edip iletişimi sürdürerek çocuğu ödüllendirin.

  1. Etkileşimi eğlenceli hale getirmek:

Çocukla etkileşirken rahat, mutlu ve neşeli olun. Ayrıca, çocuğun ilgisini çeken sözcüklere yer vermeye özen gösterin. Konuşmak can sıkıcı ve sinirlendirici bir uğraşsa, çocuk neden bu zahmete katlansın?

Henüz Konuşmayan Çocuklarda İletişim Gelişiminin Desteklenmesi

Eğer çocuk seslerle ya da jestlerle bir şeyler iletmek amacıyla girişimde bulunmuyorsa, çalışmaya, kurmalı ya da itmeli oyuncaklarla başlayın. Sıra alarak oynanan oyunlar, dil ve iletişim gelişimine katkıda bulunur.

Örneğin:

– Sırayla arabayı birbirinize itebilirsiniz.

– Sırayla tavşancığı kurabilirsiniz.

– Sırayla birbirinize top atabilirsiniz.

Hangi oyuncakla başlayacağınıza, çocuğun ilgilerini gözleyerek karar verin. Eğer çocuk hiçbir şeyle ilgilenmiyorsa, topla başlayın ve şu şekilde oynayın:

– Çocukla aranızda küçük bir mesafe bırakarak yere karşılıklı oturun.

– Bir-iki-üüüç diye sayarak topu çocuğa yavaşça yuvarlayın.

– Çocuğun topu tutmasına yardımcı olun.

– Çocuğun ellerini topun üzerine, kendi ellerinizi de çocuğun ellerinin üzerine koyun.

– Bir-iki-üüüç diye sayarak topu kendinize yavaşça yuvarlayın.

– Bu çalışmaya her gün yer verin.

– Her bir çalışmadaki denemelerin sayısını yavaş yavaş arttırın.

– Çocuk kendiliğinden topu yuvarlar hale geldiğinde, aranızdaki mesafeyi de yavaş yavaş arttırın.

 

İyi Çalışmalar

Burcu KAYA

Okul Öncesi Öğretmeni

ABA Program Koordinatörü

1 2 3 6

Search

+